F. Müjde Çetin

Müjde'nin Kaleminden

Annem hep “talebe” derdi

F. Müjde Çetin · 21 Ekim 2026

Annem hiç “öğrenci” demezdi

İlkokuldaydım. O zamanlar hayatta olan annem, benden ve arkadaşlarımdan söz ederken hep “talebe” derdi. “Öğrenci” sözcüğünü ağzından duyduğumu hemen hemen hiç hatırlamıyorum. Çocuk aklımla bunu eski sözcüklere olan sevgisine verirdim, ağız alışkanlığı sanırdım. Mesleği de buna çok uygundu, avukattı, hayatı Osmanlıca sözcüklerle geçiyordu.

Yıllar sonra sebebini anladım. Öğrenci, öğrenmeye hazır olduğunu varsaydığımız kişiydi. Sırasında oturur, kendisine öğretilmesini beklerdi.

Talebe ise ‘talep’ edendi. İsteyendi.

Bir öğrenci, talebe olmadığı sürece aslında öğrenme süreci maksimum verime ulaşamıyordu. Eksik olan çipler vardı; arzu, heves, tutku ve merak gibi …

“Sence ne yapmam lazım?”

Aynı ayrımın masadaki hâlini yıllardır görüyorum. Daha dün, 2 yıldır birlikte ilerlediğim bir Satış Direktörü seansa mühim bir üst yönetim meselesiyle geldi, 1 saate yakın içini döktü vaziyeti anlattı. Anlatırken, kendi düşündüklerini ve hissettiklerini de yüksek sesle duymuş oldu. Sonra bir yerde duruverdi, gözlerini hafif kısarak pat diye sordu: “Müjde, sence ne yapmam lazım?”

Biliyor musunuz o soru sorulduğu anda masada bir şey değişir. Artık ortada bir talep vardır, o ana kadar olmayan… ve eğer muhatabımız söyleyeceğimiz cümleleri duymaya hazırsa 😊 (bu hazır olma hali, sonuç üzerinde aşırı belirleyicidir, başka bir yazıda anlatacağım)

Blended Guidance yazımda kendimi neden en çok danışman olarak tanımladığımı anlatmıştım. Sebebi tam da bu an. Koç sorar, mentor deneyimini anlatır, danışman öneriyi söyler ve ben üçünü de çoğu zaman aynı görüşmenin içinde yapıyorum. Bunların içinde önerimi söylediğim an, talep edildiği an.

Çok ısrar edilmedikçe tavsiye vermemeye programladım kendimi. Yanlış anlaşılmasın, bu bir nezaket kuralı değil. İşe yarasın diye.

Tavsiye, verenin elinde kalır

Tavsiye, onu verenin hikâyesinden çıkar. Çoğu zaman başka bir hayatta, başka koşullarda, başka bir mizaçla işe yaramış bir çözümdür. Karşıdakinin hayatına çoğu zaman olduğu gibi taşınmaz. Üstelik verildiği anda iyi hisseden taraf genellikle verendir. İstenmeden verildiğinde ise sessizce şunu söyler: ben senin hayatını senden daha iyi biliyorum.

Araştırmalar da bu sezgiyi destekliyor. Schaerer ve arkadaşlarının 2018 tarihli çalışmasında tavsiye vermenin, veren kişide güç ve etki duygusunu artırdığı görülmüş. Üstelik güç arayışı yüksek olanlar daha sık tavsiye veriyor. Yani tavsiye bazen karşıdakinin ihtiyacından değil, verenin ihtiyacından kaynaklanıyor. Tuhaf değil mi 😊

Peki akıl sormak zayıflık mı? Brooks, Gino ve Schweitzer’in sekiz deneyden oluşan 2015 tarihli çalışması tam tersini söylüyor. İnsanlar beceriksiz görünme korkusuyla soru sormaktan kaçınıyor, oysa soran kişi karşı tarafın gözünde daha yetkin görünüyor. Hele iş zorsa, etki daha da güçlü!

Orada yatırım, burada saklanacak bir şey

Yurt dışındaki meslektaşlarımla konuştukça aradaki farkı daha net görüyorum. Orada kriz geldiğinde pek çok şirketin ilk refleksi şu oluyor: şimdi yardıma ihtiyacım var, benden daha iyi gören biri lazım. Bizde ise krizde ilk kısılan kalemler çoğu zaman eğitim ve danışmanlık oluyor.

Doğrusunu da söyleyeyim, eğitim bütçesinin ilk elenen kalem olması yalnız bize özgü değil. 2008 krizinde Amerika’da kişi başına eğitim harcaması bir yılda %11 düşmüş (Bersin & Associates, 2008), İngiltere’de şirketlerin yarısından fazlası eğitim bütçesini kısmış (CIPD, 2009). Demek ki asıl fark bütçe refleksinde değil, bakışta.

Orada danışmanlık almak işine saygı göstermek, işine yatırım yapmak sayılıyor. Bizde ise ortada dolaşan bir soru var: “Sen bilmiyor musun da danışmanlık alıyorsun?”

Orada akıl almak yatırım sayılıyor, burada çoğu zaman gizleniyor. Kültür, kültür, kültür.

Bir fark daha var, bana en ilginç geleni bu. Bizimkiler danışmanını başkasına pek tavsiye etmez. Hem “sırlarımı duyar mı” diye, hem de aldığı aklı bir başkası bilmesin diye. Hatta akıl aldığı bile bilinmesin diye.

Kendi defterim de bunu doğruluyor. Her yılı kapatırken, o yılki yeni müşterilerimin beni ne şekilde bulduklarına bakarım. Kurumsal müşterilerimin neredeyse tamamı, mevcut kurumsal müşterilerimin referanslarıyla ulaşmış oluyor. Bireysel müşterilerde ise mevcut müşterinin referansıyla gelenler %20’yi geçmiyor.

Demek ki kurumlar danışmanını paylaşıyor, bireyler saklıyor.

Oysa biraz önceki sekiz deneyin söylediği şey tam tersi gibiydi. Soran kişi karşı tarafın gözünde daha yetkin görünüyordu. Yani “sen bilmiyor musun da soruyorsun” sorusu, araştırmanın bulduğunun tam tersini söylüyordu. Talebe olmak eksiklik değildi. Ki bence de değil!

Sözcüklere dökülmese de, istenmemiş her tavsiye “ukala” damgası yememize sebep oluyor. Buna razı mıyız?

Israr gerçekse ne yaparım

Susmuyorum. Birisi gerçekten istiyorsa, “ben koçum, öneri veremem” demek o ihtiyacı karşılamaz. Ama tavsiyeyi reçete olarak değil, kendi yaşanmışlığım ve bir seçenek olarak masaya bırakırım. Karar her zaman sahibine aittir.

Danışman şapkası tam burada devreye giriyor. Blended Guidance yazımda yazmıştım, danışman öneriyi söylediği anda sorumluluğun bir kısmını da üstlenir. Bu yüzden o şapkayı rastgele takmıyorum. Talep varsa takıyorum, çünkü ancak o zaman sorumluluğu birlikte taşıyoruz.

Tavsiye vermek istemediğimde soru soruyorum

Tavsiyenin yerine koyduğum şey sessizlik değil, doğru soru. İnsanın kendi cevabını yüksek sesle duyması çoğu zaman benim söyleyeceğim her cümleden daha çok iş görüyor. Bir önceki yazımda yazmıştım, görünen duygu pozisyondur, altında karşılanmamış bir ihtiyaç durur. Soru, o ihtiyacın adını koymaya yarıyor.

Geri bildirimde de benzer bir incelik var. John Gottman’ın çiftler üzerine yıllara yayılan çalışmaları şikâyet ile eleştiriyi birbirinden ayırıyor. Şikâyet bir davranışı adlandırır, eleştiri ise kişinin karakterine dokunur ve çoğu zaman “hep”, “asla” gibi sözcüklerle gelir. Gottman’ın önerdiği yol sade: karşındakini tarif etme, o davranışın sana ne hissettirdiğini ve neye ihtiyacın olduğunu tarif et.

Çiftlerle yapılan bir çalışmada, bir tartışmanın ilk 3 dakikasının altı yıl sonraki sonucu öngörmeye yettiği görülmüş (Carrère ve Gottman, 1999). Ayrılığa giden çiftlerde konuşma çoğu zaman bir davranış şikâyetiyle değil, karaktere dönük bir eleştiriyle açılıyor. Açılış cümlesi, konuşmanın tamamını taşıyor.

Son söz

Annem bana bir sözcükle iki şey bırakmış. Talep eden olmak, bir de talep edene vermek. İstenmeden verilen çoğu zaman havada kalıyor; istenerek alınan ise şifa oluyor.

Şimdi kendine şu soruları sor:

Kaynaklar

  • Schaerer, Tost, Huang, Gino ve Larrick — “Advice Giving: A Subtle Pathway to Power”, Personality and Social Psychology Bulletin, 2018.
  • Brooks, Gino ve Schweitzer — “Smart People Ask for (My) Advice: Seeking Advice Boosts Perceptions of Competence”, Management Science, 2015.
  • Carrère ve Gottman — evlilik çatışmasının ilk üç dakikası üzerine çalışma, Family Process, 1999.
  • Eğitim bütçesi verileri: Bersin & Associates (2008) ve CIPD (2009).

İlgili çalışma

Bireyler

Nasıl çalışıyor?

F. Müjde Çetin
Strateji Danışmanı · Düşünme Ortağı · Çözüm Sanatçısı

Bütün yazılar