F. Müjde Çetin

Müjde'nin Kaleminden

İçimizdeki en hızlı pusula

F. Müjde Çetin · 9 Ekim 2026

24 Eylül akşamı saat dokuzda ekran başında buluştuk. İki saat boyunca tek bir konuyu konuştuk, duyguları. En İyi Versiyonum programının dördüncü parkuruydu, adı da buydu zaten: Duygularım ve Ben.

Yelkenleri peşinen indirip, söze kendimden başladım. Depremlerden sonra sağlığımda olanları anlattım, verdiğim kiloları, düzelen tahlilleri. Sonra da dileyenlerin kendi hayatlarındaki gelişmeleri paylaşmasını istedim.

Bunu araya sıkıştırılmış kişisel bir haber olsun diye anlatmadım. Bedenin, konuşulmayanı bir yerinde tuttuğunu ve konuşulmaya başlandığında yavaş yavaş bıraktığını, en iyi kendi hikâyemle gösterebilirdim. Yaşanmış bir hikâyeden daha sahici ne olabilirdi ki!

Bir önceki yazımda siz okurlarıma söz vermiştim, duygularla karşılaşmanın ne demek olduğunu biraz daha açacaktım. İşte şimdi o akşamdan bana kalanları bir bir yazıyorum…

Duygu, başımıza gelen değildir. Başımıza gelenin içimizde yarattığı bilgidir.

Her duygunun bir görevi var

Duyguları çoğu zaman baş edilmesi gereken bir hâl gibi konuşuruz. Oysa her duygu bir sinyaldir ve her sinyalin bir işi vardır. Bizi korumak, yol göstermek için oradadırlar. İçimizdeki en hızlı pusula budur.

Bu yüzden “böyle hissedemezsin” cümlesi bana hep yanlış gelmiştir. Duygu oradaysa vardır ve doğrudur. Asıl mesele şu: problem duygunun kendisi mi, yoksa onun bize ne söylediğini hiç dinlememiş olmamız mı?

Bize susturmak öğretildi

O akşam katılımcılara sordum, çocukken duygularınızla ilgili size ne öğretildi? Cevaplar neredeyse aynıydı. Ağlama. Korkma. Kızma. Abartma. Ayıp. Güçlü ol. Büyütme. Mantıklı ol. Erkek adam ağlamaz. Kız çocuğu böyle davranmaz.

Bize çoğu zaman duygularımızı yönetmek değil, duygularımızı susturmak öğretildi.

Büyüyünce bu sesler susmuyor, yalnızca içeriden konuşmaya başlıyorlar, usul usul. Duyguyu kenara koymamızın sebepleri de benzer şekilde birikiyor. Kendime merakla sordum, duyguları neden kenara koyarız? Daha kıymetsiz oldukları için mi fikirlerimize kıyasla? Düşüne düşüne şunları buldum:

Bir de şu var, duygunun evdeki payı cinsiyete göre dağıtılıyor. Erkek çocuğa çoğu zaman öfke ve gurur serbest, üzüntü ve korku yasak. Kız çocuğa üzüntü ve kırgınlık serbest, öfke ve “hayır” demek yasak. Aynı ailede iki çocuk, iki ayrı duygu sözlüğüyle büyüyor, kendisi için en doğrusu bu sanarak...

Sizin evinizde hangi duyguya izin vardı, hangisi saklanırdı?

O akşam şunu da konuştuk. Kadınlar duygularını adlandırmakta çoğu zaman daha rahat. Buna rağmen kararını duygusuyla verenlerin arasında erkekler hiç de az değil, yalnızca buna başka bir ad koyuyorlar. Erkeğe öfke serbest, şefkat ve kırılganlık yasak. Bu dağıtım aslında kimseye fayda getirmiyor, yalnızca kaos üretiyor. Yani cinsiyetçi kültür her gün yeniden, yeniden üretiliyor bizler tarafından. Yoğun bir duygu geldiğinde de yollar ayrılıyor. Erkekler çoğu zaman geri çekilip içeriden düşünüyor, kadınlar konuşarak anlıyor. Belki de ilişkilerde en çok burada takılıyoruz. Biri sessizliğe çekildiğinde diğeri bunu ilgisizlik sanıyor, biri konuşmak istediğinde diğeri bunu hesap sorma sanıyor. Oysa ikisi de aynı işi yapıyor, duygusunu işliyor farklı biçimlerde.

Akıl mı, kalp mi?

Fikirler neden duygulardan daha kıymetli görünür? Durup düşününce görüyorum ki yüzyıllardır aklı insanın özü, duyguyu ise onu yoldan çıkaran taraf olarak idrak etmişiz. Fikir ölçülür, duygu ölçülmez; okul da iş hayatı da daima ölçülebileni ödüllendirir. Fikir tartışılır, ama duygu öyle mi? Fikrimi savunurum ama duygumu söylersem kırılgan görünürüm, yani açık ederim.

Biliyor musunuz, nörobilimci Antonio Damasio, duygu merkezleri zarar görmüş hastaları incelemiş. Zekâları yerindeymiş, ama en basit kararları bile veremiyorlarmış. Hangi günde randevu alacağına saatlerce karar veremeyen insanlardan söz ediyor.

“Hisseden düşünme makineleri değil, düşünen hisseden makineleriz.”

Dördüncü yazımda, bir kararın sonucunu belirlemekte kararın alınma biçiminin analizin kalitesinden daha etkili olduğunu yazmıştım. Damasio’nun hastaları aynı şeyi başka bir yerden söylüyor. Duygu, kararın süsü değil, taşıyıcısı.

Aynı olay, üç farklı yol

O akşam üzerinde en çok durduğumuz şey şuydu: olayla davranış arasında bir yerde ‘yorum’ duruyor, yorum değişince duygu da beden de davranış da değişiyor. Tek bir örnekle izah edeyim. Diyelim ki yöneticim toplantıda fikrimi eleştirdi.

Olay aynı. Değişen tek şey, o cümleye yüklediğimiz anlam. Bunu fark etmek, duygunun üzerimizdeki hâkimiyetini yarı yarıya azaltıyor.

Duyguyla çalışmanın altı adımı

Duygu bir yere ulaşmak ister. Onu bastırmak da taşımak da yorucudur; asıl iş, ona yolu göstermektir. O akşam altı adımda çalıştık.

Davranış buzdağının görünen ucu

Bir insanın davranışına bakıp onu tanıdığımızı sanırız. Oysa davranış yüzeyde durur, duygu suyun altındadır. O akşam listeyi birlikte okuduk ve odada epeyce sessizlik oldu.

Bu liste bir teşhis değil, bir davet. Kendinizde en sık hangi davranışı görüyorsanız, bir kez de altına bakın.

Adını koyduğunuzda yol açılır

Duygu gelişkinliği dediğimiz şey, aslında sözcük meselesi. “Kötüyüm” belirsizdir, yol göstermez. “Kızgınım” bir addır, bir yön verir. “Emeğim görülmediği için kırgınım, biraz da kızgınım” ise duyguyu, sebebini ve ihtiyacı aynı cümlede taşır.

Ad ne kadar netse, yol o kadar açıktır.

Araştırmalar da bunu söylüyor. Duygularını ince ayrımlarla adlandırabilen insanlar, zor anlarda daha sakin ve daha isabetli tepki veriyor. Öfke ailesinde kızgın, kırgın, içerlemiş, sabırsız, küskün var. Korku ailesinde kaygılı, tedirgin, güvensiz, çaresiz. Üzüntü ailesinde hüzünlü, yalnız, boşlukta, özlem dolu. Sevinç ailesinde huzurlu, minnettar, heyecanlı, umutlu, şefkatli. “İyiyim” ile “kötüyüm” arasında koca bir ülke duruyor.

Bir duygunun karşılığı çoğu zaman çözüm değildir

O akşam en çok üzerinde durduğum şeylerden biri buydu. Bir duygu geldiğinde karşısındaki kişiden beklediği şey çoğu zaman bir çözüm değil, duyulmaktır. Özellikle çocuklarla ve ergenlerle. Bir çocuk “korkuyorum” dediğinde “korkacak bir şey yok” cümlesi korkuyu bitirmiyor, çocuğa yalnızca duygusunu tek başına taşımayı öğretiyor.

Kesintisiz dinlemek, çoğu zaman verebileceğimiz en iyi cevaptır.

Üçüncü yazımda pozisyon ile ihtiyaç ayrımını anlatmıştım. “Bu akşam çıkmak istiyorum” bir pozisyondur, altındaki ihtiyaç bambaşka bir şeydir. Duygular da aynı biçimde çalışıyor. Görünen duygu çoğu zaman pozisyondur, altında karşılanmamış bir ihtiyaç durur. Öfke sınır ister, kaygı güven ister, üzüntü destek ister, kıskançlık değer görmek ister. Duyguyla çalışmak, o ihtiyacı bulup ona sağlıklı bir yol açmaktır.

Masadaki görünmez katılımcı

Toplantı odasına herkesin fikirleriyle girdiği varsayılır. Oysa insanlar duygularını ceplerinde getirir. Yöneticiniz fikrinizi eleştirdiğinde önce nabzınız hızlanır, sonra düşünürsünüz. Sırası yanlış değil, insan böyle bir mahluk. İş hayatında duygusal zekâ dediğimiz şeyin dört adımlık hâli şu: fark et, adını koy, mesajı oku, seç. “Nabzım hızlandı, yüzüm ısındı.” “Yetersiz görünmekten utandım.” “Emeğimin görülmesine ihtiyacım var.” “Hangi kısmı birlikte geliştirebiliriz?”

Bir önceki yazımda psikolojik güvenlikten söz etmiştim. Yüzlerce ekiple yapılan bir araştırmada iyi ekipleri ayıran ilk etken buydu: insanların fikrini de duygusunu da çekinmeden söyleyebildiği ortam. Duygunun iş hayatında yeri yok diyenler, aslında en verimli ekiplerin kurulduğu zemini reddediyor.

Son söz

Akşamı yirmi dakikalık bir imgelemle kapattık. Amaç duyguyu yok etmek değildi, onunla ilişkiyi değiştirmekti. Bedene dönüldü, bir duygu seçildi, o duyguya soruldu: sen bana ne anlatmaya geldin? Benden neyi fark etmemi istiyorsun? Beni neden korumaya çalışıyorsun?

Sonra herkes o duyguya baktı ve şunu söyledi: seni görüyorum, seni hissetmeme izin veriyorum, beni korumaya çalıştığını anlıyorum. Ama artık seni aynı ağırlıkta taşımak zorunda değilim.

Bütün duygularım bana ait. Hiçbirini reddetmek zorunda değilim. Hiçbirinin beni yönetmesine de izin vermek zorunda değilim.

Eve dönerken herkese küçük bir ödev verdim, size de bırakayım.

Duygularım bana ne yapacağımı söylemez. Bana neye dikkat etmem gerektiğini söyler. Mesele onu duyup duymadığım, bir de duyduğumda yanımda kimin durduğu… Pusulamız hep sağlam olsun 😊

Kaynaklar

  • Antonio Damasio — duygu merkezleri zarar görmüş hastalarda karar verme üzerine çalışmaları.
  • Lisa Feldman Barrett — duyguyu ince ayrımlarla adlandırmanın (duygu gelişkinliği) etkisi.
  • Daniel Goleman, “Duygusal Zekâ” — öz farkındalık, öz yönetim, motivasyon, empati, sosyal beceri.
  • Google’ın ekip araştırması — iyi ekipleri ayıran ilk etken olarak psikolojik güvenlik.

İlgili çalışma

Bireyler

Nasıl çalışıyor?

F. Müjde Çetin
Strateji Danışmanı · Düşünme Ortağı · Çözüm Sanatçısı

Bütün yazılar